Umut Yazıları

İdeoloji üzerine III: Bize kalan! – Temel Sağlam

İdeoloji eleştirisiyle ilgilenenler kıssalara başvurmayı sever; biz de başvuralım.

Kûfeli ile Muaviye’nin deve hikayesi meşhurdur. Birbiriyle çatıştıkları bilinen Muaviye Şam’da Ali de Kûfe’de validir. Kûfe’den bir Arap devesiyle katıldığı kervan ile Şam’a gelir ve orada bir Şamlı yaklaşıp “Bu dişi deve benimdir, devemi bana ver!” der. Kûfeli de “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diyerek itiraz eder, anlaşamazlar.

Tartışma büyür, konu Muaviye’ye kadar yansır. Muaviye, tarafları dinler, kararını verir: Bu dişi deve Şamlınındır!

Kûfe’den gelen adam, “Bu deve benimdir; üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz edince Muaviye çevredeki halka döner ve sorar: Ey cemaat, bu dişi deve kimindir? Cemaat hep birlikte bağırır: Şamlınındır! İkinci kez sorar: Ey cemaat, bu dişi deve kimindir? Cemaat yine hep birlikte bağırır: Şamlınındır! Muaviye daha gür bir sesle üçüncü kez sorar. Cemaat daha da gür ve kızgın bir sesle bağırır: Şamlınındır!

Deve Kûfeliden alınıp Şamlıya verilir… Kûfeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından baka kalırken, Muaviye onu yanına çağırır:

“Ey Kûfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki; bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Sen Kûfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: ‘Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeksizin o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!’ Haydi şimdi yolun açık olsun.”

Muaviye, İslamiyetin zamanla bezirgânlaşmasını temsil eden önemli bir figürdür. Ancak, konumuz açısından daha önemlisi, bu kıssa, “Ay’a yol yapacağız desek inanacak seçmenimiz var!” veya “Salgının olduğu bir dönemde kongre yapıyoruz; salon lebalep dolu!” diyen aklı andırmaktadır. Althusserci kavramlarla söylersek Özne (Muaviye), özneyi (Şamlıları) ‘çağırmakta,’ onu belli bir ‘ideoloji’nin davranış kalıplarına göre davranmaya davet etmektedir. Küçük harfli ‘özne,’ yani ideolojinin çağrıda bulunduğu sıradan insan, bu çağrıya bazen bütünüyle inanarak uyum gösterir, ki bu Althusser’in “gerçek varoluş koşullarıyla kurulan hayali ilişkinin temsili” (1) dediği durumdur. Bazen de özne, Pascal’ın kulakları çınlasın, inanmasa da “diz çöker, dua eder gibi kıpırdatır dudaklarını;” o zaman da ideoloji, pratiklerde maddileşir.

Bu kapanımın gerçekleştiği anlarda ideoloji kaskatı bir maddi güce dönüşür; yukarıdaki kıssada Muaviye, tam da bu güce dayanarak yapar gövde gösterisini. Zaten ideoloji mefhumunu Marksist bir perspektiften tartışmaya değer kılan da ideolojinin kazanabileceği bu güçtür. Althusser’in başarısı Özne’nin, Tanrı’nın ya da Egemen’in çağrısı sonucu buna tabi olan öznelerin var olduğunu betimlemesinde yatmaktadır. Ulus Baker de bu durumu Feuebach’ın (2) meşhur cümlesini bir adım öteye taşıyarak “Bir köylü kulübesinden bir saraydakinden farklı düşünülür. (…) İdeoloji, bir kulübedekinin bir saraydaki gibi düşünmeye başlamasıdır.” biçiminde ifade etmişti.

Verili durumu betimleme konusundaki başarısına rağmen bu önermeyle ilgili iki problem belirmektedir. İlk olarak bu önermenin bütünüyle tarihsel maddeci çerçeveyle uyumlu olduğunu ifade etmek zordur. Zira tarihsel maddeci perspektif tam da bu davranışları bütünüyle psişik süreçlerle veya ideaların yeknesak belirleyiciliğine indirgeyen idealizme karşı gelişkin bir bilimsel çerçeve olarak belirmişti. İdeolojinin yukarıdaki kavranışına göre ‘çağrı’nın herhangi bir sürtünme olmaksızın karşılığını bulması, karşı-hegemonik süreçlere imkân vermeyen geçirimsiz ve mutlak bir hegemonyaya işaret eder. Maddi temellerinin bütünüyle ötesinde salt ideolojik süreçlere indirgenebilecek bir hegemonya kavramı tahayyül etmek, en azından maddeci bir perspektiften, mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla söylemlere ve ideolojik çerçeveye bakarak bir hegemonya projesinin detayları hakkında çeşitli fikirler edinebilsek de verili bir hegemonya çerçevesi salt bu nosyonlarla anlaşılamaz. Başka bir ifadeyle ideoloji ve söylem hegemonyanın ayrılmaz bir parçası olsa da hegemonya bütünüyle bunlara indirgenemez.

Bununla ilişkili ikinci nokta, böylesi mutlak ve alternatifsiz bir hegemonya kavrayışı karşı-hegemonik projeleri görmezden geldiği noktada öznenin başka bir biçimde eyleme ihtimaline sırtını döner. Nitekim Althusser de tüm öznelerin çağrıya otomatik olarak sorunsuzca uyacağı varsayımıyla ilgilenirken uymadığı durumlarla pek ilgilenmez. Oysa siyaset tam da bu ‘çağrı’ya uymayan, ondan sapan insanların varlığıyla başlar.

Verili olanı açıklamaktaki tüm becerisine rağmen, onu dondurma konusunda oynadığı rol, Althusserci ideoloji kavrayışını aşağıda anacağımız reformizme has sinik bir çerçevenin temeli haline getirir. Zira orada da dondurulmuş gerçekliğin ötesine ilişkin bir ufuk bulunmamaktadır.

Marksizm ve İdeoloji

Humboldt Üniversitesi’nin girişinde konukları karşılayan merdivenler, Marx’ın Feuerbach üzerine 11. Tezine ulaşır: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa aslolan onu değiştirmektir.” Bu temel pusula teorinin pek çok alanında olduğu gibi ideoloji eleştirisinde de anahtardır. İdeolojinin Marksist kavranışı, Marksist devlet teorisini andırmaktadır. Devlet gibi egemen sınıf ideolojileri de bir sınıf iktidarına işaret eder, ortaya çıkışının ve varoluşunun maddi koşulları vardır. Yalnızca gerçek yaşam koşullarının dönüştürülmesiyle kendisine duyulan ihtiyaç ortadan kalkacak ya da dönüştürülecektir. Bu yanıyla ideoloji salt ideoloji alanında ‘ilga edilmeyecek,’ kendisini ortaya çıkartan süreçlere müdahale edilmesiyle dönüştürülecektir. Her ne kadar bir soyutlamaya karşılık gelen bu teorik önerme, yaşamın getirdiği karmaşık dolayımlar nedeniyle bu kadar sürtünmesiz gerçekleşmese de ‘bize kalan’ her durumda dönüştürme eylemi olacaktır.

“Marksizm her daim kuram ve praksis arasındaki girişikliği şu İngiliz atasözüyle vurgulamıştır: The eating is the proof of the pudding (Pastanın tadı yemekle anlaşılır).” (3) Bu yönüyle Marksist ideoloji eleştirisi açık bir eylem çağrısıdır. Zira, tarihin akışına yön veren salt akıl (reason) değil, aynı zamanda iradedir (will). Tarihin salt akla dayanan bir mukadderatı olsaydı zaten eylemeye gerek olmadan, onun tecelli etmesini beklemek yeterli olurdu. Bu ihtimal, umudumuzu gıdıklasa da ne yazık ki kendi başına yeterli değil. Marx’ın Lenin’de karşılık bulan devrimci yorumunun temel müdahalelerinden bir tanesi, tam da dağınık halde bulunan bu iradeyi örgütlemek yönündeki ısrarı olmuştu. Bu yanıyla devrimin bugün yenik dövüşmesi de üzerine yeterince düşünülmemesinden değil; doğrudan yaşamın içinde aranacak nedenlere dayanır. Devrimci siyasetin rolü de tam olarak burada belirginlik kazanır.

Sinizm ya da Özneleşme

İdeoloji kavramına bu iki farklı yaklaşım aynı zamanda egemen ideoloji karşısında iki farklı özne kavrayışına yol açar. Bir tarafta hegemonik bir görüntü arz eden egemen ideoloji karşısında daha sinik bir tutum alan reformist bir yaklaşım diğer tarafta kendisini karşı hegemonik bir güç olarak konumlandıran devrimci yaklaşım vardır.

Birinci yaklaşıma göre devrimci siyasette ısrar etmek, verili olan sınırların dışına hamleler yapmak bir romantizmdir! Hegemonik çerçevenin mutlak belirleyiciliği bazen ‘inançla’ bazen de reformist ‘pratiklerde maddileşerek’ kendisini ifade eder. Söz gelimi 1 Mayıs’ta Taksim’e gidilmese de olur; gerekçeler karşı hegemonik bir çerçeve sunmaz, aksine egemenin kavram dünyasından konuşur. Salgın vardır, yasak vardır, bundan gayrısı maceradır… Öyle ki reformizm Özne’nin çağrısına koşmaya her an hazırdır, Özne’nin demokrasi hayali satması reformizmi narkotik bir etkiyle uyuşturur; faşizm kol gezerken her yerde bir restorasyon hayaleti görür. Pandemi gelir; Özne açıl der, açılır; kapan der, kapanır: sonra “hepimiz çiçek oluruz.” Devrime inançları lafız dışında yok gibidir; kurtuluş onlar için ya yoktur ya erişilebilir alanın ötesindedir: haliyle bir vaatleri bile yoktur! Bu sinizm, Zeki Demirkubuz’un Kader’indeki felçli baba gibi kötürüm halde başkaları tarafından beslenmeyi bekler. Nitekim, aynı varsayımın mantıksal sonuçlarına göre ‘öncü baba’ kendinden beklenenleri yerine getiremeyince geride kalanlar da ‘düşkün’ olur: “neredeyse pürüzsüz bir biçimde çıkarcı, kötücül, sinsi, inançsız, kayıtsız, hayalsiz, hiçlik içinde yaşayan” (4) kayıp bir halk imajı ortaya çıkar…

İdeolojinin bu biçimini temel alan yaklaşım en ‘devrimci’ olduğu anda bile yıllardır çiğnenmekten artık tatsız bir sakıza dönüşmüş nakaratları tekrarlar: yaratıcı örgütsel formlar inşa etmek, kitleselleşmek lazımdır, belki o zaman 1 Mayıs’ta Taksim’e gidilir. Bal demek, bal yemekten daha tatlı gelir: on yıllardır edilen laflara rağmen ne yaratıcı örgütler vardır ne de ona davranacak mecal. Kuvvetle muhtemel aynı soyut prensipler bir on yıl daha tekrar edilecektir. Paçalardan akan bir sinizm, uyuşuk bir iradesizlik, soysuzlaşmış bir fildişi kulesi edebiyatı!

Oysa sürecin nasıl işlediği az çok bilinir; “On yedinci yüzyıldan bu yana ‘reform yapıldı’ zannedilen her alan, ayaklanmış ve devrimci yöntemlerle düzeni değiştirmeye çalışan halk kitlelerinin ateşini söndürmek için ıslah edilmiştir. Reforma reformistler değil devrimciler sebep olmuş, reformu reformistler değil iktidarlar yapmıştır. Yine de reformistler hep olmuştur.” (5) Kıvılcımlı’nın ifadesiyle barbarlar yolu açmış, bezirganlar da o yola girip yürmüştür ya da pastanın tadını konuşanlar değil de yiyenler öğrenmiştir!

Dolayısıyla bu tabloda kurtuluş vadeden asli unsur devrimci iradedir. Sorun, devrimci öznenin halkın özneleşme arayışıyla nasıl buluşacağıdır. Halk, (egemen) Özne’nin çağrılarına koşma konusunda sanıldığı kadar ‘hazır ve nazır’ değildir; pandemi süreci göstermektedir ki bu konuda -en azından reformistlerden- daha tedbirlidir. Bazen oldukça dayanaksız ve gerici biçimlerle de olsa ‘komplo teorilerine sığınması,’ insanın insanca yaşaması gerektiğine dair kaygılarının daha güçlü olmasından kaynaklanıyor olabilir. (6) Nitekim bir önceki yazıda tartışıldığı gibi, bu “ham fakat dürüst” bir arayışa karşılık geliyor, sahici bir arzu barındırıyordur. Bu arayışa doğru bir biçimde hitap edildiğinde bir özgürleşme pratiğinin koşulları oluşur. Bu da gerici veya yanlış eğilimlerle uzlaşarak değil, sıradan insanın özneleşme arayışıyla buluşarak mümkün olur. Marksist ideoloji eleştirisinden çıkarılacak en belirgin derslerden biri budur. Zira, sinik biçimde mazeretler üretmektense, gerçek bir özneleşme sürecinin ideoloji bahsine düşen kısmı burada ifadesini bulur.

Sonuç

Bu üç yazılık dizide Marksist ideolojisi eleştirisinin temellerini güncel örneklerle tartışmaya çalıştık. Yaptığımız, ustaların temel öğretilerini yinelemekten fazlası değildi. Zira, ‘Çağdaş Marksizm’in gereksindiği teorinin mistikleştirilmesinden çok bu kavramların yaşamın doğurduğu ihtiyaçlara uygun biçimde işlevselleştirmesidir. Sverdlov’dan ilhamla kitabı yaşamla yaşamı da kitapla sınamak gerekir.

Lenin, Marx’ın öğretisini değerlendirirken aşağıdaki satırlara başvuruyordu:

“Uygar dünyanın tümünde, Marx’ın öğretisi, Marksizm’e bir çeşit ‘zararlı mezhep’ gözü ile bakan, (resmi ve liberal) bütün burjuva biliminin aşırı düşmanlığını ve nefretini uyandırmaktadır. (…) Bütün resmî ve liberal bilim, şu ya da bu biçimde ücretli köleliği savunmaktadır; oysa Marksizm bu köleliğe karşı amansız bir savaş açmıştır. Ücretli köle temeline dayanan bir toplumda bilimin tarafsız olmasını beklemek, sermayenin kârlarını azaltarak işçilerin ücretlerini çoğaltmak gerekip gerekmediği sorununda, fabrikatörlerden tarafsızlık ummak kadar aptalca bir saflıktır.

(…)

“Marksist öğreti güçlüdür, çünkü doğrudur. Kapsamlı ve uyumludur ve insana kör inancın, gericiliğin ve burjuva baskısını savunmanın hiçbir biçimiyle bağdaşmayan, eksiksiz bir dünya görüşü sağlar.”

Aslında üç yazıda ifade edilenlerin büyük kısmı bu özlü paragraflarda gizlidir. Bu yüzden, Engels’in mezarı başında ifade ettiği gibi Marx’ın adı da yapıtı da yüzyıllar boyunca yaşayacaktır. Bize kalan gücümüz yettiğince buna nefes vermektir.

Dipnotlar:

(1) Giriş tartışmaları için dizinin önceki yazıları olan İdeoloji Üzerine I: Bir Yanlış Bilinç Olarak Burjuva Bilimciliği ve İdeoloji üzerine II: Her şey çok güzel olacak!a bakılabilir.

(2) Aslında Feuerbach’a ait olan bu önermenin ilk kısmı, Marksizm’e dair indirgemeci ön yargılardan olsa gerek sık sık Marx’a atfedilmektedir. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda bu cümleyi Feuerbach’ın Wider den Dualismus von Leib und Seele, Fleisch und Geist – Noth meistert alle Gesetze und hebt sie auf yapıtlarından yaptığı alıntılarda kullanmaktadır.

(3) Ernst Bloch. (2015). Ernst Bloch’la Söyleşiler. Habitus.

(4) Necmi Erdoğan. (2020). Kayıp Halk. BirGün Gazetesi.

(5) Selçuk Kozağaçlı. (2019). Yargı re-formu.

(6) Yakup Atamer Aykaç. COVID-19, komplo ve epistemolojinin kapitalist çıkmazı. Textum Dergi.

(7) V.I. Lenin. Marksizmin Üç Kaynağı.

Paylaşın