Emek - Sermaye, Gündem, Umut Yazıları

“Prekarya”nın “yeni sınıf” olarak tanımlanması üzerine – Can Çukurova


Prekarya kavramı, son on yıldır kimi zaman sıkça kimi zaman daha seyrek ama çoğunlukla proletarya kavramını ikame etmek amacıyla karşımıza çıkıyor. Bu kullanımların amacı genelde ikame etmekten öte, proletaryanın artık yok olduğunu ve yükselen “tehlikeli sınıf”ın prekarya olduğunu ilan etmek. Kavramı kullananların tanımına göre prekarya, mevcut ekonomik, siyasi ve sosyal yapı içerisinde kendini güvencesizlik ve birikimsizlik üzerinden risk altında hisseden insanların oluşturmakta olduğu ya da “oluşmakta olan bir sınıf”.

Kısacası, kavramın savunucuları1 şu argümanı kabul edeceklerdir: Bir sınıf olarak proletarya küçülüp yok olurken onun yerini alan sınıf prekarya olmaktadır. Prekarya, temelde ve en genel anlamda, ayırt edici özellik olarak “güvencesizlik”le tanımlanır. Onu, yok olan sınıf olan proletaryadan ayıran da bu güvencesizlik niteliğidir.


Pekiyi bu sınıf nasıl oluşur? Kavrama sınıf niteliği atfedenlerin bu sınıfın oluşumunu yerleştirdiği yer 1980 sonrasıdır. Prekaryayı bir sınıf olarak gündeme taşıyan Britanyalı akademisyen ve yazar Guy Standing için bunda etken neo-liberalizmin piyasayı belirleyen ideoloji olması, bazıları için ise daha çok internetin gelişimi ve otomasyonun sınıfsal dengeleri değiştirmesi.


Burada sorulması gereken iki soru olduğunu düşünüyorum. Birincisi, eğer sınıfları üretim biçimleri belirliyorsa 1980 sonrasında dünyada egemen üretim biçimi değişmiş midir? İkincisi ise prekaryayı proletaryadan tam olarak neyin ayırdığıdır –ama öyle bir ayrım olmalı ki bu, prekarya yeni bir sınıf olarak karşımıza çıksın.
İlk soruya herhalde hiçkimse “artık bir post-kapitalizm çağındayız” demeyecektir. Halen kapitalizmin egemen üretim tarzı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunu tartışmaya çok da gerek olmadığını düşünüyorum. Pekiyi, egemen üretim tarzı halen kapitalizmse, yeni sınıf olan prekaryanın emeğini sömüren karşıt sınıf hangisi? Elbette ki kapitalistler. Yani güvencesiz bir kurye, çağrı merkezi çalışanı, part-time çalışan servis elemanı ya da taşeron işçisi…

Tüm bu işçilerin emeğini sömüren, sermaye sahibi olan kapitalistlerdir. Üretim tarzı değişmedi, sömüren de değişmediyse sömürülen nasıl değişti, şimdi ona bakalım.
Savunucularına göre “prekarya”, proletarya karşısına “oluşmakta olan sınıf”, “yeni tehlikeli sınıf” olarak koyulurken “proletarya” ise 20. yüzyılın sendikalı, güvencesi olan, maaşını gününde alan, sigortalı, emeklilik hakkına ve diğer bir takım sosyal haklara sahip, çalışma saatleri düzenli ve belirli olan fabrika işçisi imgesiyle ele alınıyor. Neo-liberal politikaların biçimlendirdiği yeni piyasa ilişkileri tüm bu sosyal hak ve güvenceleri bir kenara atmış, güvencesizliği egemen kılmıştır. Böyle bir durumda eski çalışma ilişkilerinden, çalışma rejiminden, eski güvenceli ve “şanslı” işçilerden bahsedemiyoruz. Gelmekte olan farklı, güvencesiz, birikimsiz, tedirgin ve geleceği belli olmayan bir çalışanlar ya da fırsat buldukça çalışanlar kitlesi var. İşte bunlar, o eski ve yok olmakta olan proletaryadan farklı olarak yeni bir sınıf oluştururlar…


Ancak, Marksist yazın proletaryayı ve ona mensup olanları hiçbir zaman yukarıdaki gibi güvenceli, toplumsal statü ve sosyal hak sahibi fabrika işçileri olarak tanımlamamıştır. 2

Proletarya, sözlük anlamıyla, hayatta kalmak için emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan ve üretim araçlarından yoksun bireylerin oluşturduğu sınıftır. Üretim ilişkileri içindeki konumu da kapitalist ile ilişkisinde sömürülen taraf olmasıyla belirlenir. Şimdi böylesine açık bir tanımda prekarya kavramını ne kadar evirsek de çevirsek de proletarya tanımının içinde kalırız. Ne kadar güvencesiz olursa olsun, Marx’ın işçi sınıfı (proletarya) tanımı içerisinde, prekaryanın üyesinin de hayatta kalmak için emek-gücünden başka satacak bir şeyi yoktur, üretim araçlarına sahip değildir ve üretim ilişkileri içerisinde artı-değer sömürüsüne tabidir. Neo-liberalizmin 1980 sonrasında kapitalizmin egemen “aşaması” konumuna gelmesi de, bilgisayarlı üretimin artması ya da otomasyonlu üretimin yaygınlaşması da kapitalizmi de kapitalist sömürünün işleme mantığını da ortadan kaldırmamıştır. Üretim tarzı değil, üretim tarzının aşaması değişmiştir. Benzer biçimde bunun üretime etkileri, çalışanların güvencesiz, daha düşük ücretlerle çalışması ve teknolojik ilerlemeyle birlikte (bilgisayarlı üretim ve otomasyon diyelim) artı-değer sömürüsünün artmasıdır. Bu, sınıfları ortadan kaldırmak ya da değiştirmek yerine onların koşullarını yeniden düzenlemiştir. Nasıl ki iş-gününün kısalması, hafta sonu tatilinin ya da genel oy hakkının kazanılması, emeklilik ve sigorta hakları gibi haklar 1800’lerin proletaryasını ortadan kaldırıp 1900’lerde yeni bir çalışan sınıf ortaya çıkarmadıysa, çalışma rejiminin değişmesi de proletaryanın ortadan kalktığını söyleyebilmek için bize geçerli sebepler vermez.3 Dolayısıyla, prekaryanın ayırt edici özelliği olan güvencesizlik, proletaryanın ortadan kalkma sebebi değil, sadece proletaryanın neo-liberalizmde genelleşmiş bir kipidir. Prekaryayı yeni sınıf olarak tanımlayanlar hiçbir zaman “sınıf”ı doğru düzgün bir biçimde ele almıyor ve sürekli sorunun etrafında dolaşıyorlar.


Bir diğer hususu ise metodolojik bir eleştiri olarak ele almam gerekiyor. Prekarya kavramını proletaryanın yerine koymaya çalışanlar, günümüzde çalışanlardan kendini proletarya içinde tanımlayanların, kendilerine “proleter” diyenlerin oranının çok düşük olduğunu bir kanıt olarak ileri sürüyorlar. Kısacası, günümüzde kendini proleter olarak tanımlayan çalışanların düşük yüzdesi proletaryanın yok oluşunun bir emaresi olarak yansıtılıyor. Ancak bir hastanın kendini hasta olarak görmemesi her ne kadar bir doktor / tıp bilimi için bir anlam ihtiva etmiyorsa, üretim ilişkileri içerisindeki konumunun bilincinde olmayan birinin kendini o konumun toplum bilimsel / sosyolojik karşılığı ile tanımlamaması da bir toplum bilimci için bir anlam ihtiva etmez. Somut, objektif ilişkiler içerisinde yer alan olguları değil de insanların hislerini, duygularını, kanılarını, yargılarını, yani sübjektif verileri toplum analizimizin belirleyeni olarak ileri sürmek, bizi toplum bilimci değil, olsa olsa anketör yapar.


Son olarak, Guy Standing’in prekaryanın üç boyutu olarak ele aldığı üç ayırt edici özelliği, ya da prekaryanın üç belirgin özelliğini ele alarak tamamlamak istiyorum. Bu üç özellik, (1) istikrarsız emek, istikrarsız yaşama, ya da varoluşsal güvencesizlik; (2) emekli maaşı, ücretsiz izin, vb. olmadan yalnızca ücrete dayalı yaşam; (3) tarihte ortaya çıkmış, sivil haklar, kültürel haklar, sosyal haklar ve politik haklar gibi sistematik olarak en önemli haklarını yitiren ilk sınıf olmaları gibi açılardan ayırt edilir.4 İlk iki boyutu yukarıda ele almıştım. Güvencesizlik, neo-liberal ekonomilerde yeni emek rejimidir ve daha önce elde edilen haklar, sermayenin kâr oranlarını arttırmak adına budanmıştır.

Güvencesiz çalışma, kapitalizmin dayattığı yeni normaldir. Buna uygun olarak çalışma yaşamını düzenler. İkinci olarak prekarya mensubu da işçi sınıfının her üyesi gibi geçinmek için emek-gücünü pazarda kapitaliste satar ve karşılığında aldığı ücret ile yaşam maddelerini alır. Yaşamak için emek-gücünü satmak dışında bir seçeneği yoktur ve piyasa ilişkilerine dâhil olmadan ne bu maddelere ne de üretim araçlarına erişebilir. Üçüncü boyut ise prekarya savunucularının daha önce ele almadığım bir zaafını gözler önüne serer. Bildiğimiz gibi Marx ve Engels’in ortaya koyduğu teze göre şu ana kadar yazılı tüm tarih, sınıf savaşımları tarihidir. Bunun antropolojik tutarlılığını tartışmak yerine tarihin daha küçük bir kısmına, hafızamızın yettiği kadarıyla doğrulayabileceğimiz bir kısmına bakacağım. İşçi sınıfının kazandığı haklar, sendika hakkı, 8 saatlik iş günü, emeklilik, kıdem tazminatı, hatta genel oy hakkı… Bunların tamamı sınıf mücadelesinin kazanımlarıdır.

Bunlar, sınıf mücadelesiyle kazanılmış haklardır ve eğer bir kısmı kaybedilmişse yine sınıf mücadelesi içinde kaybedilmiştir. Aynı mücadele içinde haklar kazanılırken değişmeyen sınıf, haklar kaybedilirken mi değişecek? Mücadele içinde kazanılmış olanların kaybedilmesini yeni bir sınıfın doğuşunun emaresi olarak ele almak saçma bir biçimde, sınıf mücadelesinin varlığını yadsımak ve var olan hakları mücadelenin kazanımları olarak değil, ya gökten zembille inmiş şeyler ya da verilmiş bir lütuf olarak görmektir. Kısacası, sınıf mücadelesini reddetmektir.


Sonuçta, prekaryayı örgütlemeye ve onu siyasallaştırmaya yönelik umut, farkında olmadan proletaryayı örgütlemeye yönelik umut tarafından içerilir. Proletaryanın göreli olarak daha güvencesiz bir kesimini yeni bir sınıf olarak görüp sınıfı ve sınıf siyasetini yeniden keşfetmeye çalışmak, tekerleği yeniden keşfetmeye çalışmak kadar boş bir uğraş. Ancak bunu yaparken sınıfı tabakalara ayırıp bunların her birine yine sınıf niteliği atfetmek, ilişkisel olarak aynı yerde bulunanları bölerek zayıflatmaya yol açma tehlikesi doğuruyor.

Kavramın savunucularının yeni güvencesiz emek rejiminde çalışanların ruhsal durumu ve gündelik ilişkileri konusundaki yerinde analizleri takdiri hak ediyor. Yine kavrama sınıf niteliği atfetmeye çalışanların senelerdir yılmadan argümanlarını savunmalarına ve bu konudaki ısrarlarına saygı duyuyorum. Senelerdir “sınıf” meselesiyle ve yukarıda bahsettiğim zayıflıklarıyla inatla hesaplaşmamaları ise anlaşılmaz bir dar kafalılığın ürünü olsa gerek.

(1) Bununla kavramın bir sınıfı nitelediğini, -hatta daha kesin bir ifadeyle- prekaryanın bir sınıf olduğunu iddia edenleri kastediyorum. Prekarya kavramı, kapitalizmin yeni güvencesiz emek rejimini nitelemek için yararlı bir kavramdır. Burada sorunlu gördüğüm, “prekarya” terimiyle güvencesizliği ya da işçi sınıfı içinde yer alan ve “göreli olarak daha güvencesiz”, “daha da güvencesizleştirilmiş” kesimlerin nitelenmesi yerine kavramın “yeni bir sınıf” olarak ileri sürülmesidir.

(2) Standing’in sınıfları ele alırken kullandığı “tabakalaşma” kuramı Weberci sosyolojiye özgü bir kavram ancak Marx ile hesaplaşmadan ve hatta hesaplaşmaktan kaçarak, doğrudan Weberci sınıf anlayışını kabul ederek proletarya üzerine analizler yapılmasının Marksistler tarafından eleştirilmesi şaşırtıcı olmadığı gibi haksız da görülemez. En iyi ihtimalle yine Weberci bir perspektiften güvencesiz çalışmanın, yaşam koşulları birbirine benzeyen bir toplumsal tabaka oluşturduğunu ve yaşam fırsatları açısından benzeşen bu kitlenin bir sınıf oluşturduğunu iddia edebilirler. Ancak, üretim ilişkileri üzerinden değil de temelde tüketim ve erişim üzerinden ele alınan böylesi bir sınıf anlayışına göre geleneksel anlamda kavranan proletarya içinde de farklı tabakalaşmalar ve dolayısıyla sınıflar olacaktır. Mesela 1960’larda sendikal haklara sahip, lojman hakkı bulunan ve iyi ücret alan fabrikanın işçileri ile başka bir fabrikanın yevmiye ile çalışan işçileri farklı sınıflara ait olacaktır. Hatta aynı fabrika içinde bile farklı ücrete sahip işçiler, farklı yaşam fırsatları nedeniyle farklı sınıflara mensup olabilirler. Hâlbuki Marksizm anlık piyasa koşullarına bakmaz. Gerçekliği süreçten ayırmaz. Esas sorun sömürü, toplumsal gelir eşitsizliği ve gruplar arası gelir uçurumu ise bunu yaratan süreçlere, mekanizmalara bakar. Bu mekanizma, kapitalizmde sermaye birikimi ve biriken sermayenin yeniden üretime sokulmasıdır. Çünkü eşitsizlik üretilen ve yeniden üretilen bir süreçtir ve kaynağı da artı-değer sömürüsüdür. Artı-değer sömürüsü söz konusu olduğunda ve kapitalizmin motoru olarak görüldüğünde bakacağımız yer artık kimin cebinde ne kadar parası olduğu değil ama kimin sömürdüğü, kimin sermaye biriktirmeye devam ederek sömürmeye devam ettiğidir. Bir işçinin evinin, arabasının olması onu sınıfsal olarak evi ve arabası olmayan işçiden ayırmaz. Bu durumda da ele alınmak üzere ayırılacak olanlar ancak sömürenler ve sömürülenler olacaktır. Aksi durumda şartlar ne kadar eşitlenirse eşitlensin, eşitsizlik makinesi bir kefeden alıp diğerine koyacaktır ve eşitlik için yaratılan yapay denge her zaman bozulacaktır. Kapitalizmin işleyiş yasalarını ıskalayan her anti-kapitalist teori ya safsatadır ya da düzenbazlık.

(3) Nedense kavramın savunucuları “proletarya”dan yalnızca İkinci Dünya Savaşı sonrası refah devletinin sosyal haklara sahip işçilerini anlarlar. Kapitalizmin ilk yüzyılında gördüğümüz, “özgür-emek”inin aynı zamanda kapitalistin kârını arttırmak için işçiyi kolayca kovabilmesine yarayan bir nitelik olduğu proletaryadan bahsetmezler. Anlaşılan söz konusu kavramın savunucuları, o zamanların işçi-işveren sözleşmesini (emek-gücünü satan işçi ile ücret veren işveren arasında serbest piyasa koşullarında vuku bulan çoğunlukla hipotetik sözleşme) gerçek anlamda “eşitler arası bir sözleşme” olarak algılıyor olmalılar. Hâlbuki kapitalistin işçiyi istediği gibi sömürebilmesinin koşulu, prekaryaya özgü gördükleri güvencesizliğin örgütlenmesi olmuştur hep.

(4) https://www.youtube.com/watch?v=nnYhZCUYOxs

Paylaşın