Umut Yazıları

İdeoloji Üzerine I: Bir Yanlış Bilinç Olarak Burjuva Bilimciliği – Temel Sağlam

Bilimle ideolojik bir yönelim olarak bilimcilik arasındaki farkı kimse anlamıyor (1).

Geride kalan bir yılı aşkın sürede, pandemi literatürüne damga vuran zaafların anahtarını bu cümlede bulmak mümkün.

“İdeolojik bir yönelim olarak bilimcilik” ne demek?

İdeoloji, tanımı üzerinde mutabakata varılması güç bir kavram. Yine de Eaglaton’un zengin dağarcığına başvurarak tartışmayla ilişkili iki kutup seçilebilir. Bir uçta Marx’ın meta fetişizminden (2) yola çıkarak yanlış-bilinç (false consciousness) kavramlaştırmasını merkezine alan bir tanım bulunur: “bir egemen siyasi iktidarı meşrulaştırmaya hizmet eden (yanlış) fikirler.” Diğer uçta ise Althusser’in (3) klasikleşmiş tanımı: “İdeoloji, bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkinin temsilidir.” Birinci tanıma göre bir yanlış bilinçten bir de gerçekliğin (ve onla kurulan ilişkinin) daha sahih bir kavranışını ifade eden ‘doğru’ bir bilinçten bahsetmek mümkündür. Yani, bir ideoloji vardır bir de gerçek bilim; bu yüzden olsa gerek Kıvılcımlı, Kısaca Marksizm Düşünüşü broşürünün diğer başlığını Gerçek Bilim olarak seçmişti. İkinci tanıma göre, böyle bir tartışma söz konusu değildir; zira zaten insan zihninin gerçeklikle doğrudan iletişim kuramayacağı öngörülmüştür. Anlaşılacağı üzere iki tanım arasındaki ayrım ideolojik olanın tam anlamıyla sahih bir gerçeği bize ifade edip edemeyeceği üzerine kurulu.

Bir ideoloji, iddia edildiği gibi gerçeklik tarafından doğrulanamayan fikirler üzerine kuruluysa nasıl varlığını sürdürmektedir? Yanıt, ideolojinin işleyiş mantığında saklıdır. İdeoloji, “ampirik ve normatif öğelerle” (4); özcesi bilimsel olgular ve ütopik öğelerle örülmüştür. Üç bölümlük bu dizinin ilk ve ikinci yazısı bu unsurları, üçüncü bölümü ise bu tartışmadan ‘bize kalan’ı ele alacak.

Yanlış Bilinç

Belki de en çok okunan kitaplarından birinde Eagleton, yanlış bilinç olarak ideolojiyi nasıl anlamamız gerektiği konusunda oldukça yerinde bir müdahalede bulunuyordu. Buna göre, yanlış bilinçle kastedilen bir düşünce setinin fiilen doğru olmadığı değil; o düşünce setinin, baskıcı bir iktidarın sürekliliğini sağlamaya hizmet edip etmemesiydi. Dahası bu düşünceleri savunanlar, bu olgunun ayırdında olmayabilirdi. Dolayısıyla, ideoloji hiçbir temeli olmayan bir sanrı ya da zihnin bir yanılsamasından çok, “en azından insanların pratik yaşamlarını düzenlemelerine yardımcı olmaya yetecek ölçüde bilişsel içeriğe sahip, etkin, maddi bir güç” niteliği taşımaktaydı. Başka bir ifadeyle, ideolojik önermeler, o günkü koşullarda doğru olabilir, ama mevcut durumun değiştirilmesini engellemeye hizmet ettiği sürece yanlıştırlar. Bu tür önermelerin ‘ampirik’ doğruluğuna saplanıp kalmak, mevcut durumun değiştirilebileceğine dönük güdüden de vazgeçilmesi anlamına gelebilir. Nitekim Eagleton daha da ileri gider; “bir egemen düzenin, kendi iktidarını desteklemek anlamında ideolojik olan, ama hiçbir biçimde yanlış olmayan beyanatlarda bulunması kesinlikle mümkün”dür.

Elbette, ideoloji sınıfsaldır, devlet gibi o da bir sınıf iktidarına işaret eder: kadim komünden sonra maddi ve tinsel emek arasında ortaya çıkan ayrımdan doğmuştur (5). Ancak bu zamandan sonra “tasarımlar kurmaya müsait boş vakti olan bir grubun, bu sayede kendini ve en önce başkalarını aldatması mümkün” olmuştur. Dolayısıyla “ideolojiler zaten aileden egemen sınıfın ideoloji”leridir. İlerleyen yazılarda döneceğimiz gibi, “yanlış bilincin” zuhur etmesinin maddi temelleri vardır! Hatta bilincin kendini nasıl ortaya koyacağı da bu maddi temelle nasıl bir ilişki kurulacağıyla ilgilidir. Nitekim, sınıflı toplumlarda teori daima bir sosyal grup ve bir amaç içindir (6). Artık klasikleşen bu önerme aynı biçimiyle pozitif bilimlere de uyarlanabilir. Hele de devasa bütçelerle bilimsel faaliyetlerin askeri-sınai kompleks bünyesine hapsedildiği günümüzde bilim de iddia edildiği gibi tek katmanlı değildir.

Zira ideoloji ikna ediciliğinin önemli bir kısmını, “ampirik öğeler”e borçludur; olup biteni tarafsızca, olduğu gibi yansıtma, bilimsel gerçekleri sunma iddiası kaynağını buradan alır. Fakat, tarafsız ve dengeli bir tutum takınma adı altında sıralanan bir dizi rapor, kanıt veya veri egemen yaklaşımın bakış açısını güçlendirmede büyük rol oynar. Kendisini ayrıcalıklı ve üstün bir pozisyonda konumlandıran burjuva biliminin tarafsızlığı, egemen olanın konsolide edilmesinin aracına dönüşür.

Bunu aşmanın yolu, tarafsızlık iddiasının reddedilmesi ve toplumsal yaşamın çelişkili -öyle olduğu oranda da politik- bir karakter taşıdığının kabul edilmesidir. Her ne kadar iddiası o yönde olsa da burjuvazinin kanatları altındaki bilimsel etkinliğin, bir fanustaymışçasına ‘tarafsız’ olma şansı yok. Bilakis, böylesi bir etkinliğin çıktıları ideolojik bir çerçevenin payandası olma işlevini görüyor.

Aime Cesaire, o meşhur söylevinde (7), “uğultuları duyuyorum” diyordu; “onlar bana medeniyetten bahsediyorlar,” “bilgileri kafama fırlatıp duruyorlar, istatistikleri, yolların mil uzaklıklarını, demiryolu raylarını”. “Uğultuları duyuyorum” diyordu, “bana ilerlemeden başarılanlardan, tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar”. Oysa bütün bu fırlatılanlar son kertede hakikatler değil olgulardır (truth değil fact). Örneğin herkesin aşısına erişemediği için sitem ettiği Pfizer’in geçmişi skandallarla doludur (8). Elindeki bilim tekeliyle kafamıza fırlattığı bulgular, bu şirketi hiç de selamete erdirmiş görünmemektedir.

Burjuva Aydınlanmacılığı

Aslında buraya kadarki tartışma, sosyalizmin alfabesine dair tartışmaların bir özetinden fazlası değil: bir sınıfa ait olmayan, onunla organik bir ilişki taşımayan herhangi bir bilimsel etkinlikten bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla burjuva bilimciliğine kuşkuyla yaklaşmamak için hiçbir neden yoktur. Yine de fırtınalı momentlerde en basit ezberler bile unutuluyor, tıpkı geride kalan bir yılda olduğu gibi.

Aslında bu ezberi unutmanın hikâyesi de daha eskiye dayanır.

Aydınlanma çağıyla kaynağını (tanrı gibi) aşkın bir kudrete dayandıran düşünsel sistemlerin yerini akla başvurmayı öneren yeni bir paradigma alır. Bu paradigma en berrak ifadelerinden birini Immanuel Kant’ın Aydınlanma Nedir? başlıklı metninde bulur. İnsanlığın kurtuluşunu akla dayanan bir etik ve ahlak felsefesinde arayan Kant’a göre insanlık, aydınlanma ile aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmenden kullanma özgürlüğüne kavuşmuş ve kendi suçu ile düştüğü bir ergin olmama durumundan kurtulmuştur.

Öte yandan aydınlanmanın burjuva yorumu, daha Marx’ın Yahudi Sorunu gibi erken dönem metinlerinden başlayarak sıkı bir eleştiriye tabi tutulmuş, gerçek anlamda eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin salt ahlaki ve hukukî alanın sınırlarında gerçekleştirilemeyeceği, eşitlik idealinin siyasi ve ekonomik alana taşınarak özel mülkiyetin tasfiyesiyle mümkün olacağı ifade edilmişti. Buna göre burjuva bilimciliğinin Kantçı yorumu oldukça naif bir nitelik taşıyor, kurtuluş için işçi sınıfının mücadeleleriyle kurulacak yeni bir dünya işaret ediliyordu. Nitekim Marx, Alman İdeolojisi’nde Kant’ın bu ‘iyi niyet’inin “Alman kentlilerinin acizliğine, ezikliğine, sefilliğine karşılık geldiğini” yazıyordu.

Bu saflaşmanın iyi bir örneğini geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Kant’tan taşıdığı ilhamı hiç gizlemeyen Albert Einstein ile alanlarında önemli kariyere sahip dört Sovyet bilim insanının karşılıklı yazdıkları açık mektuplar sunmuştu. Tüm iyi niyetiyle ‘ebedî barış’a inanan Einstein, Birleşmiş Milletler bünyesinde, kaçınılmaz olarak ABD’nin dümen suyunda olacak bir dünya devleti öneriyor, Sovyet bilim insanlarıysa Ekim Devrimi’yle emperyalist boyunduruktan kurtulan halkları tekrar emperyalist boyunduruğa sokacak bu teklifin barış davasına düpedüz zarar verdiğini ifade ediyorlardı. Hem Vavilov, Frumkin, Joffe ve Semyonov’un kaleme aldığı Dr. Einstein’ın Yanlış Düşünceleri başlıklı mektup hem de Einstein’ın Sovyet Bilginlerine Cevap başlıklı mektubunu internette bulmak mümkün. Einstein’ın düşünsel evrimine bakıldığında Sovyet bilim insanları haklı çıkmış görünür. Dileyen ünlü fizikçinin Kore Savaşı’yla belirgin bir karakter kazanan Amerikan saldırganlığına karşı mücadeleyi öneren Sivil Savunma ve Barışseverlik metnine ya da yaşamının son döneminde ABD’nin sömürgeciliğini eleştiren Krallar Gidince metnine bakabilir. Gerçekten insanlığın kurtuluşunu arzu edenlerin burjuva bilimciliğine ait bir fanusta yaşamasının asla mümkün olmayacağına en iyi örneklerden biri belki de bu evrimdir. İnsanın ya egemen savaş aygıtının bir parçası olması gerekir ya da onunla bir biçimde hesaplaşması.

Burjuva Solunun Açmazları

İkinci emperyalist savaşı izleyen dönemde burjuva aydınlanmacılığı Frankfurt Okulu ile başlayan daha sonra post-modern gericilikle devam eden ağır bir bombardımanla karşı karşıya kaldı.

Buna göre modern çağda, eski büyük anlatıların yerini, akla dayanan başka bir büyük anlatı, nicelik, sayısallaştırma hesaplama almıştı. Akıl, dinî otoritenin yerini alıp adeta yeni bir dinî otoriteye dönüşmüştü. Pratik sonuçları itibariyle de akıl çağı, Akıl Tutulması’na dönüşmüş; insanın akıl yoluyla doğa üzerinde tahakküm ve özgürlük iradesi, fabrikada ve toplama kampında özne olmayı imkânsız kılan bir noktada sonuçlanmıştı.

Burjuva sosyalizminin bu saldırılara verdiği yanıtlardan biri, burjuva bilimciliğine sıkı sıkıya sahip çıkmak oldu. Kimi çareyi Aydınlanma Hareketi kurmakta aradı, kimisi Kant’ın yukarıda anılan metnini gericiliğe karşı bir manifesto gibi sayfalarına taşıdı. Fakat pandemi süreci gösterdi ki burjuva bilimciliğine sahip çıkma çabasının sonuçları Kant’ın bile gerisine düşmekle sonuçlandı.

Pandemi sürecinin bütünü, bu yazının sınırlarını aşıyor. Kısaca anarak geçelim; finans-kapital, uzun zamandır krizin beraberinde getirdiği basınçla bir savaş momentine girmişti. Egemenlik ilişkilerine yeni bir ayar vermeye, fazla ve âtıl üretken kapasiteyi tasfiye etmeye ve artık devreleri döndürmekte zorlanan neoliberal politika seti yerine yeni bir paradigma inşa etmeye ihtiyacı vardı. Bilindik biçimlerde ve konvansiyonel araçlarla gerçekleşemeyen bu düzenleme salgın yoluyla gerçekleşiyordu. Nitekim bu durum, Büyük Sıfırlama’nın mimarı Schwab tarafından da kabul edilmişti (9). Burjuva bilimi bütün imkanlarını pandemiyi bir yeniden yapılanma aracına çevirmek üzere seferber etmişti. Tıp ve biyoloji bir salgın anlatısının dolgu malzemesi oluyor, dijitalleşme yeni paradigmanın taşıyıcı ayaklarından birini oluşturuyordu. Burjuva sosyalizmiyse bu koşullarda ‘bilim’ karşısında nedamet getiriyor, ona karşı gelemeyeceğini ilan ediyordu. Haliyle 1 Mayıs’ta internet mitingleri icat ediyor, aşı kuyruklarına iman ediyordu. Burjuva bilimciliğinin çıktıları neye yarıyor diye sormadığı gibi, soranları sapkınlıkla itham ediyordu.

Kant (bile), insan “bu ergin olmayışa kendi suçu ile düştü” demişti; insan, başkasının kılavuzluğu olmadan aklını kullanma cüreti göstermediği için kabahati kendinde aramalıydı. Aime Cesaire ise sömürgecilik (yani kolonizasyon) şeyleşmeye eşittir demişti. Pandemi de zihinleri kolonize eden ve ‘şey’leştiren bir mekanik işletti; Marx’ın çizdiği ileri hattın gerisine düşüp Kant’ın izinde koşanlar, burjuva biliminin tezlerini kerameti kendinden menkul bir fetiş nesnesine dönüştürdü, akla başvurma cüreti bile göstermeden burjuvazinin yeni toplama kampları kurma seferberliğine su taşıdı.

Benjamin mealen, modernliğin hem bir cehennem hem de içinden uyanılması gereken bir düş dünyası sunduğunu söylemişti. Modernliğin sunduğu düşlerle büyülenen burjuva bilimciliği, lebaleb kongrelerle bu düş dünyasından uyandı. Bilim korkusuyla internet mitingleri yaparken bir anda meydanlarda olmamanın ne demek olduğuyla yüzleşti. Zamanında o kadar yüksek sesle bağırmıştı ki bugün artık tükürdüğünü yalayamıyor. Adeta kendini kuyruğundan yakalamış gibi; bir tarafı ‘kalk gidelim’ diğer tarafı ‘yok oturalım’, bir tarafı meydan diğer tarafı kapanma diyor.

Burjuva bilimciliği tel tel dökülüyor; kuşkusuz bunda burjuvazinin vaktiyle kazandığı ideolojik zaferlerin payı büyük. Muhtemelen bıyık altından da gülüyordur; “böyle ‘düşmanları’ varken dosta ne hacet!”

(1) Ariel Salleh. (2015). Dünya Yönetişim Sistemi. İştiraki.

(2) iPhone 6’nın Fetiş Karakteri. Umut Gazetesi.

(3) Louis Althusser. (2015). İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları. İstanbul: İthaki.

(4) Terry Eagleton. (1996). İdeoloji. İstanbul: Ayrıntı. s. 47.

(5) Ernst Bloch. (2007). Umut İlkesi (1. cilt). İstanbul: İletişim. s. 194

(6) “Theory is always for someone and for some purpose”. Robert W. Cox. (1981). Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations. s. 128

(7) Aime Cesaire. (1950). Sömürgecilik Üzerine Söylev: Fransız Irkçılığının Fikri Temelleri. İstanbul: Doğu Kütüphanesi. s. 77-79

(8) Çağla Üren. Yüzde 90 Etkili Koronavirüs Aşısıyla Ses Getiren İlaç Devinin Skandallarla Dolu Geçmişi. Independent.

(9) Ali Efe. Emperyalist Yeniden Yapılanmanın Operasyonel Araçları Olarak Salgın ve Kilitlenmeye Karşı. Umut Gazetesi.

Paylaşın